Gündelik hayatta ne kadar "iyi" veya "ahlaklı" olduğumuzu belirleyen şey, çoğu zaman vicdanımızın sesi değil, "Başkaları ne der?" korkusunun ta kendisi. Bir eylemin ahlaki ağırlığını eylemin kendisi değil, kaç kişinin o eyleme şahit olduğu belirliyor. Kapalı kapılar ardında, hiç kimsenin görmediği anlarda hepimiz bencil arzuların, küçük ya da büyük ahlaki esnemelerin başrolündeyiz. Fakat sokağa adım attığımızda, o yazılı olmayan sosyal sözleşmeyi imzalayıp kusursuz "iyi insan" maskesini hızla yüzümüze geçiriyoruz.
Aslında gerçekten erdemli varlıklar mıyız, yoksa sadece dışlanmaktan ve ifşa olmaktan ölesiye korkan sosyal canlılar mıyız? Sosyal bir varlık için modern dünyadaki dışlanma korkusu, ilkel çağlardaki sürüden kovulup açlığa terk edilme korkusuyla aynı ilkel dürtüleri tetikliyor. Birinin gerçekten iyi biri olup olmadığını anlamak için ona mutlak bir anonimlik ve eylemlerinin sıfır sonucu olacağının garantisini vermeniz gerekir. Sosyal medyadaki bitmek bilmeyen o acımasız linç kültürüne, herkesin birbirinin ahlak bekçiliğini yapma hevesine bakın; aslında kimse erdem peşinde koşmuyor. Sadece "bakın ben sizdenim, ben kurallara uyuyorum, beni sistemden atmayın" diyerek kalabalığın güvenli kollarına sığınıyorlar.